Yapay zeka devrimi, küresel yatırım savaşları ve teknopolitik hamleler. Dünya hızla değişirken bu değişimi anlamlandırmak kritik. Gelin bu yeni çağın kodlarını birlikte çözelim. Merhaba, ben Rıfat Özcan. Dijital Güç Podcast'i başlıyor Merhabalar, Dijital Güç Podcast'ine hoş geldiniz. Bugün teknolojiyi girişimcilik ekosisteminde Türkiye'de yakından tanıdığı isimlerden Profesör Doktor Mustafa Ergen'le birlikteyiz. Hocam davetimizi kırmayıp geldiğiniz için teşekkür ederiz. Hoş geldiniz. Hoş bulduk. Teşekkür ederim. Çok sağ olun hocam. Mustafa Hocamıza bugün girişimci kapital kavramını, girişimci devlet modelini, Türkiye'nin teknoloji üretme kapasitesini ve yapay zeka yarışındaki konumunu konuşacağız. Öncelikle hocam böyle kişisel deneyiminiz ve kitabın çıkış noktasından biraz başlayalım istiyorum. Yani uzun yıllar Amerika'da hem akademi hem girişimcilik dünyası içinde yer aldınız. Yani sizi ilk başta oraya götüren neydi? Türkiye'de bakarken doğru sandığınız fakat oraya girerken farklı düşündüğünüz şeyler oldu mu acaba? Şöyle ben lisans eğitimimi Orta Doğu Teknik Üniversitesi Elektronik Bölümünden aldım. Doktora yapmak için tabii Amerika'ya başvurduk. Amerika'da hani kabul aldığımız üniversitelerden bir tanesine gittim. Berkeley Üniversitesi'ne. Bu Silikon Vadisi'nde, o bölgede olan bir üniversite. Berkeley'e gittiğim zaman 2000'li yıllardı. 2000'li yıllar. Tabii teknoloji-- biz 95 ve 2000 arasında lisans eğitimi aldık. Hani bir, bir yıl hazırlık olduğunu düşünelim. 96 97'lerde biz bir şekilde internetle tanışmıştık. Yani ODTÜ'de bir laboratuvar vardı, işte internete girip e-mailimiz vardı. İşte Netscape'ten web'e giriyorduk. İşte basit web sayfaları yapıyorduk. Türkiye'de ilk internete girilen yer de ODTÜ sanırım. Değil mi hocam? 93. Yani sanırım- Özal'ın öyle bir şeyi var ya. 19 Eylül'den başlayan bir-- Ege'den başlayan bir süreci var o işin. Ama ODTÜ bunların şeylerini dağıtan bir kurum. URL dediğimiz şeyleri dağıtan bir kurum. Biz o internetle uğraşırken, hani internette oynarken, birbirimize e-mail atarken ya da işte chat yaparken, o sıralarda 95 ile 2000 arasında Silikon Vadisi'nde internet patlaması yaşanıyordu. Yani internet patlaması şu: Herkes web sayfası yapıyor, web sayfasından bir sorunu çözüyor. Üniversitelerden çıkan öğrenciler, işte girişimciler bir anlamda bir araya geliyorlar. İşte o zamanın büyük web siteleri oradan çıkıyor. İşte Yahoo! İki tane Stanford öğrencisinden çıkıyor. Ya da işte Amazon Seattle'da bir işini bırakmış birisinden çıkıyor. Ne yapıyor işte? "Ben kitapları satacağım." diyor. Yahoo! diyor ki "Ben insanlara işte bilgi vereceğim." diyor. O süreçte, yani 2000'lere gelen süreçte bütün dünya piyasasında şöyle bir durumla karşı karşıyasınız. Para belli sektörlerden çekiliyor. Yani Asya'da Asya krizi oluyor, para oradan çekiliyor, ruble krizi oluyor, çekiliyor. Amerikan Merkez Bankası Başkanı Greenspan dedi diyor ki "Ya biz" diyor, "aşırı değerleme yapıyoruz. Yani bizim borsamızda aşırı değerlem var." diye uyarıyor. Ve para oralardan çekilince işte internet diye de bir şey var. İnternet şirketlerinde şöyle bir özelliği var. İnternet şirketleri aracıyı ortadan kaldıran şirketler. İlk internet tarayıcısı işte bu Mosaic diye bir tarayıcı var biliyorsunuz. Mosaic, Netscape'in atasıdır. Bunu bir öğrenci, University of Illinois Urbana-Champaign'den öğrenci kodluyor. Marc Andreessen diye. Şu anda da iyi bir risk yatırımcısı. Ve insanlar indiriyor bunu. Yani nedir bu? Yani Microsoft size bir- Office programı satacak olsaydı ya da bir işletim sistemi satacak olsaydı onu CD'ye koyması gerekiyordu. Ya da disk'lere koyması gerekiyordu. Onu kutulaması gerekiyordu. Onu işte uçaklarla veya işte gemilerle göndermesi gerekiyordu. Her ülkede bir tane distribütör olması gerekiyordu. Distribütörün bayi ağı olması gerekiyordu. Bayi ağına bunların hepsini gidip tekrar hani o paraların tekrar Microsoft'a gideceği bir süreç yaşanıyordu. Yani Mercedes arabayı nasıl satıyorsa Microsoft da öyle satıyordu. Ama Netscape'i ya da Mosaic'i, bir programı internete koyduğunuz zaman indiriyorsunuz ve bütün aracılar ortadan kalkmış oluyor. Yani aracuların olmadığı bir çağ başlamış oluyor. Hani aracılar olmadığı zaman da ne oluyor? Kar marjın daha yükseliyor. Sen o zaman işte bu sefer kitabı karşı komşudaki işte kitapçıdan almak zorunda değilsin. İnternetten sana birisi gönderebilir. Bırak kitabı, sebze meyveye kadar indi bu. Yani o 2000'li süreçlerde. O bir furyaydı. Ve bunların en büyük para toplama mekanizması, şirketlerin en büyük para toplama mekanizması bir risk yatırımı. Zaten Silikon Vadisi'nde vardı o. Yani 50'lerden gelen bir süreçle yeşermişti. Diğeri de borsaya açılma, halka açılma, halktan para toplama. Neden halktan para toplama önemli? Çünkü işte o Merkez Bankası Başkanı uyarıyor. Biz çok iyi değerliyoruz yani şirketleri. Yani bir risk yatırımcısı işte üç birim veriyorsa halk beş birim veriyor senin şirket değerlemene. Ve daha çok para toplayabiliyorsun. Ve halka açılma kriterleri de o sıralar çok daha esnekti. Şirketler halka açılmaya başladı. Halka açıldıkça değerlemeler artmaya başladı. Değerlemeler arttıkça da daha çok para toplamaya başladılar. Ve o bölge bütün dünyanın hem parasını hem de yeteneğini çeker hale geldi. Zaten o bir süreç vardı. Yani 50'lerden başlayan bir süreç vardı. İnternetle beraber öbekleşmiş oldu. Ama şöyle bir şey oldu. 98'den sonra o bir 18 ayda aşırı değerleme tepelere vurdu. Sonra teker teker batmaya başladılar. Çünkü o internet şirketleri ticarileşmede geri kaldılar. Yani halka açılma veya işte kullandırma noktasında ilerlediler. Ama kullanıcılarından para toplama noktasında geri kaldılar. Bu sefer ne oldu? Borsada bir anlamda birbirine arkasını peşi sıra giden bir zincirleme reaksiyonla internet şirketleri batmaya başladı. Yani insanların ya işte 10 dolara aldığı bir hisse- Düzente düşmeye başladı. Yani bütün servetler boşa gitti. Biz işte 2000 yılında o batıştan sonra doktoraya başlamıştık. Çok iflaslar duyduk. Çünkü hisseniz var. Hisse değerleniyor. Değerlendiği sürece devlet sizden vergi istiyor. Cebinizde para yok ama hisseniz var. Değerleniyor, değerleniyor. Devlete bir vergi borcunuz oluyor. Sonra hisse düşüyor ama vergi borcunuz orada kalıyor. Yani tabii bu da Amerikan borsasının buna hazırlıksız olduğunun bir göstergesi oldu. Çünkü Amerikan borsası son ucuna kadar orada test edildi ve işte tüm şeyler ortaya çıktı. Sonra tabii düzelttiler bunu. Yani sonuçta artık eskisi gibi böyle vergilendirme, eğer elinizde değer yoksa vergilendirme yok. Borsaya açılma kriterleri zorlaştı falan. Hani 2000'lerde oradaydık. Bu iş bittiği zaman ve o zaman doktoraya kabul almıştık. İşin ilginci o zamanlar doktoraya kabul almak da zordu. Çünkü şirketlerde işsiz kalanlar üniversitelere geri gelmeye çalışıyordu. O süreç değişik bir süreçti benim için. Yani Silikon Vadisi ile ilk defa orada araştırdım yani sonuçta. Hani ben Türkiye'ye bir rapor yazayım işte devlet büyüklerine. Yani Silikon Vadisi nasıl çalışıyor? Bu sefer araştırmaya başladım. Türkiye'ye gitmeden önce Silikon Vadisi'nin varlığından haberiniz var mıydı? Bence yoktu. Yani çok hatırlamıyorum ama bence yoktu. Yani işte dediğim gibi işte bizim üniversiteye girenler orada şirket grup şeyi yapıyor. Biz orada e-mail var diyoruz. İşte internette bir yere girmeye çalışıyoruz falan. Farkındalık şeyimiz çok az. Yani ister istemez bu şey çünkü hani bilginin buraya gelmesi o kadar kolay değil. İnternet yok orada o zaman. Hani bizim, benim hocamın bunu öğrenecek de bana aktaracak da ben burada farkındalığım olacak. O ne gördüyse onu aktarıyor. Sürekli onun da kendini besleyeceği bir ortam yok. O süreçte yani burası nasıl çalışıyor diye ben biraz hani bir rapor yazayım dedim. Rapor yazayım işte. Siyasetle de çok hoşuma gidiyor işte Türkiye'de siyaset. Göndereyim. Hani sonuçta tanıdığım da insanlar var devlet büyüklerinden. Bu sefer araştırmaya başladım. Tabii yine, yine bilgi yok. Hani internet daha emekleme çağında. Bu sefer nereden araştırıyorsun? İşte gidip kütüphaneye gidiyorsun. Yazılmış kitaplara bakıyorsun. Yetmiyor. Bu sefer işte tezler var bazı konularda. Yetmiyor. Gidiyorsun konuşuyorsun bu sefer işte. Çünkü zaten hani tarih orada, yaşayan tarih orada. İnsanlar daha iyi biliyor. Stanford'daki hocayla konuşuyorsun, işte Berkeley'deki hocayla konuşuyorsun ve bir şey oluştu. Hani bir rapor yazdım hatta da gönderdim. Sonra o-onu master tezi yaptım. Yani bu sefer Berkeley Üniversitesi'nde ikinci master tezimi aldım uluslararası ilişkilerde. Daha da genişlettim. Yani Silikon Vadisi'nden fayda sağlayan ülkeleri incele. Silikon Vadisi'ni kopyalayan falan değil. Yani kopyalamaya gerek yok. Kim fayda sağlıyor? Yani burada bir şey var. Burada bir çark var. Hangi ülke araya girmiş de bu çarktan kazanç sağlıyor? Dört tane ülke çıkmıştı o zaman ortaya. Dört mü, üç mü hatırlamıyorum şimdi. Bir tanesi Hindistan, diğeri İsrail, üçüncüsü İrlanda. Üç tane. Doğudaki o üretim üsleri ayrı. Hani Çin, işte Tayvan. Oralar ayrı. Ama Silikon Vadisi'nin getirdiği o yazılım devrimiyle beraber Hindistan bir anlamda 2000'lerden sonra yavaş yavaş ekonomi ayağa kalkınca Amerikan ekonomisi, özellikle teknoloji sektöründe. Siz daha öncesinde Hintli bir mühendisiniz var, beraber çalışıyorsunuz. Şirket batmış, mühendis evine geri dönmüş Hindistan'a. O mühendisleri geri çağırabilirsin ama öyle bir yatırım yapmışsın ki. Yani internet çok iyi gelecek diye bütün her tarafa kablolar döşemişsin. Çünkü internetin en büyük özelliği ne? Daha çok kullanıcıya ulaşmak. Yani Amerika'ya ulaşman yetmiyor. Sen işte Hindistan'a da kitap satmak istiyorsun. O zaman oraya da internet götürmek gerekiyor. Onun için de ne yapıyorsun? Kablo döşüyorsun. İşte Pasifik'in altına kablo döşüyorlar, Atlantik'in altına kablo döşüyorlar. Bu paralar nereden geliyor? O hisse fiyatlarından geliyor. Yani o hisse fiyatları, halkın parası bir anlamda altyapıya yatırılmış oldu. Yani çok bir iyimser hava olduğu için. Hindistan nasıl bunu kendi lehine çeviriyor? Hindistan diyor ki "Benim kendi mühendisimi hani tekrar almana gerek yok. Haberleşebiliyorsun, bilgi de aktarabiliyorsun internetle. Bu adam burada çalışsın. Sen orada 100-200 bin dolar maaş vereceksin yılda. Bu adam 10 bin dolara kendi villasında oturuyor. İşte şoförü var, hizmetçisi var. Her şekilde ailesi etrafında yaşayabiliyor. Ve dış kaynak ekonomisi başlıyor bu şekilde. Yani Hindistan bir anlamda dünyanın, özellikle Silikon Vadisi'nin yazılım evi olarak başlıyor. Yani bir Amerikalı mühendis ya da işte yazılımcı yazılımını saat beşte, altıda bitiriyor akşam. Hindistan'daki uyanıyor, o devam ettiriyor. Yirmi dört saat süren bir üretim döngüsü başlamış oluyor. İsrail'in ne özelliği var? İsrail küçük bir devlet. Üzerinde bir şey yok. Hani bir hani madeni yok, şeyi yok ve savunma sektörü güçlü bir devlet. Çünkü ayakta kalmak için savunma sektörüne para yatırıyor. Savunma sektöründeki yatırdığı bazı buluşları da ticarileştiriyor. Orada bir şey bulmuş, ticarette. O zaman ne oluyor? Şirket kuruyorsun. Ama şirketi nerede kuruyorlar? Amerika'da kuruyorlar. Silikon Vadisi'nde kuruyorlar. Çünkü orada lobileri de var. Yani orada risk yatırımı lobilerinde de çok güçlüler. Bu sefer savunma sektöründe yaptıkları her şey Silikon Vadisi'nde inovasyona ve ürüne dönüşüyor. Bunlar da öyle kullanıyor. İrlanda nasıl kullanıyor? Avrupa Birliği'ne mal satması gerekiyor Silikon Vadisi'nin. Oraya girecek bir yere ihtiyaçları var. İrlanda vergilerini düşürüyor. Bu sefer Avrupa Birliği'ne gireceklere bir kapı olmuş oluyor ve bütün firmalar- Herkesin oraya taşıyor. Evet, oraya taşıyor. Celtic Tiger denilen evre o zaman. Ve o sıralarda, hatta hatta benim o tezde de var. Bu-bunun sürdürülemeyeceğini ben yazmışım. Herhalde kaynaklara bakarak yazmışım ya da başka şeylere yazmışım. Hakikaten sürdüremiyorlar ve şey orası batıyor. Dublin o kadar çok bir kaldıramıyor bu işi. Zaten o vergi indirimine herkes uyanıyor. Çok basit bir şey. Onlar da inovasyona doğru ilerliyor. Yani o süreç 2000'lerdeki olan süreçte ben işin içinde bir şekilde oldum. Yani bir şekilde araştırarak oldum. Doktora sonrasında da şirket kurdum bir arkadaşımla. Ben daha çok teknik olarak bir kurucuydum. Dördüncü nesil baz istasyonu yapmak için 2005'te kurduk. Yani 2004'te doktoramı aldım. 2004 ile 2005 arasında bir tane araştırma laboratuvarı kurdum üniversitede, Berkeley Üniversitesi'nde. Daha çok böyle sensörlerle ilgili bir araştırma laboratuvarıydı. İnsansız araçlar ile araçların haberleşmesiyle ilgili bir laboratuvardı. O bana biraz şey deneyimi kazandırdı. Yani endüstriden üniversiteye para getirebilir miyim? Microsoft'tan getiriyoruz. O zaman National Semiconductor'tan getiriyoruz ve araştırma yapıyoruz. Oradan bir şeyler çıkartmaya çalışıyoruz. 2005'te de şirket deneyimi. Silikon Vadisi'nin göbeğinde bu şirketi kurduk arkadaşımızla. Yatırım aldık da. Yani yatırım elimizde yalnızca bir şey var, PowerPoint sunumu var. Hani ama bir ideal var, şey var. Ofisimiz bile yok. Dediler ki işte "Şurada bizim kullanmadığımız bir ofis var. O ofisi verelim size." İşte küçük bir oda. Tam bir Amerikan rüyası başlamak üzere. Evet, yani garaj da değil yani ofis. Onların biliyorsunuz risk yatırımında bir Sand Hill Road vardır. Orada bir cadde diyelim ya da mahalle diyelim. Sağlı sollu barakalar var. Yani taht-ahşaptan yapılmış iki katlı binalar vardır. Ama milyarlarca dolara hükmederler orada. Stanford Üniversitesi'nin tam yanında. Orada bir tane oda verdiler bize. Arkalarda, arkalarda bir yerde. Yani ofis masalarımız falan çok kaliteli çünkü. Hani kullanmadıkları masalar falan. Öyle başladık. O süreç tabii bana farklı bir şey daha verdi. Yani risk yatırımından para almayı. İşte sorumluluğum var, şeyim var. O süreçte ilginç bir şekilde biz telekom sektöründeydik. Yani bir risk yatırımından para alıyorsun ama bir de hedeflediğin bir yer var. Hani bunu ticarileştireceğin bir yer var. Telekom sektöründesin. Telekom sektöründe Amerikalılar geride. Yani sonuçta 1G'de herkes kendi telefonları vardı. 2G'de Avrupalılar almış götürmüş. Yani ikinci nesil telefonlarda işte Ericsson'u çıkartmış, Nokia'yı çıkartmış, Siemens'i çıkartmış, dev olmuşlar bütün dünyada. Üçüncü nesile geliyorsun. Yine Avrupalılar o hegemonyayı devam ettiriyor. Amerika'yı anlıca Wi-Fi diye bir teknoloji çıkartmış. Cep telefonu kadar yaygın. Cep telefonu kadar para getirmiyor. Yani çünkü çok ucuz bir çip, ucuz bir kutu. Eve koyuyorsun. Ama cep telefonu dediğin baz istasyonu var, telefonu var, arkasında şebeke var ve bütün konuşmayı üzerinden geçirdiğin bir süreç. Ve Amerika sistemi buradan pay almaya çalışıyor ve standartlar yarışıyor bu sefer. Hep Avrupa'nın standartları önde. Hep Avrupa'nın standartları kabul görüyor. Amerika dördüncü nesilde kendi standardına çalıştı. WiMAX diye bir standart. İşte Wi-Fi'ın devamı. Wi-Fi evde, WiMAX daha geniş alanda. Şimdi bu sefer telekom sektöründe startup'lara, yani küçük startup'lara bir pencere açıldı. Çünkü Sen ufak bir startup olarak bir Ericsson'la ya da büyük devlerle uğraşamazsın. Senin bir tane satış elemanın vardır, onun 100 tane vardır. Mesela onun ilişkileri vardır, onun binlerce Ar-Ge mühendisi vardır. Ama Amerika'nın bir tane standardı var. Kimse buraya girmiyor. O zaman startup'lar için bir fırsat olmuş oluyor. Biz de öyle girdik. Sonuç olarak WiMAX standardı Avrupalı tarafından boğuldu. Başarısız oldu. Ama yani orada da şunu öğrendim. Yani sen neyi yaparsan yap, başka büyük şeyler var, taşlar var dünyada. Yani senin teritorinde olan bir şeyler değil. İlginçtir, biz orada da akıllılık ettik. Baz istasyonu tarafına girmedik bu işin. Şebeke tarafına girdik. Çünkü baz istasyonu tarafına girseydik o teknolojide kalmak zorundaydı. Çünkü çipsetlerimiz ona uygun olmak zorundaydı. Şebeke tarafına girdiğimiz için biz şebekeyi çok hızlı bir şekilde Avrupalıların standardına döndürebildik yazılımla. Çok güçlü bir donanımımız var. Üzerinde bu sefer Avrupalı standardı koşuyor. Amerika'nınki de koşuyor Amerikalı müşterileri için. O sektör bütün startup'ları batırdı. Biz ayakta kalan bir veya iki tane firmadan bir tanesi kaldık. Çünkü sırf şebekeye baktığımız için. O da farklı bir deneyimdi açıkçası. Büyük taşlar var, küçük taşlar var. Sen arada yolunu bulmaya çalışıyorsun. Akabete ben Türkiye'ye döndüm. Yani şirket başarılı olmuştu zaten. Türkiye'de yerli baz istasyonu projesine de dahil oldum. İşte başlattık Savunma Sanayi Müsteşarlığında. O süreçle beraber üniversitelerde de dirsek temasım başladı. İşte Boğaziçi Üniversitesi'nde ders vermeye başladım mobil haberleşme. Koç Üniversitesi'nde girişimcilik dersi vermeye başladım. Kuluçka merkezi kurdum. Bir sek teması devam etti akademide. Bir süre sonra da İstanbul Teknik Üniversitesi'ne profesör olarak katıldım. Zamanı gelmişti. Bu süreç aslında beni bir şekilde bu noktalara da daha farkındalığımı arttırdı. Verdiğim dersleri de kitap haline getirdim. Girişimci Kapital dördüncü baskısı bitti şu anda. Böyle girişimcilere başucu kitabı gibi oldu. Oradaki kitabı yazmaktaki amacım da farkındalığı artırmak. Yani biz Amerika'da yazılmış bir kitabı Türkçeye çevirirsek çok bir anlamı olmuyor. Çünkü o adam o ortamda ve o ortamın farkındalığıyla büyümüş oluyor. Kitabın etkisinden memnun musunuz? Bilmiyorum, inşallah etkisi vardır. Yani söyleyenler bazen çok iyi bir şekilde o kitabımız başucu böyle başladık diyenler oluyor. Harika. Çok sağ olsunlar böyle Türksat dağıttı, Endeavor dağıttı, bayağı dağıtıldı. Yani alıp da dağıtanlar da çok oldu. Buradaki girişimci devlet yerine girişimci kapitali kullanıyorsunuz hocam. Buradaki ayrım var mı? Girişimci devletle kapital arasında nasıl tanımlıyorsunuz? Yani aslında girişimci kapital, o da biraz böyle işte Fransız Avrupa uyaran bir kitaptı. Hani yani sermayenin öbekleşmesiyle sermayenin sermayeyi artırmasını noktasında hani öyle bir çalışmaydı. Aslında girişimci kapital biraz daha tam tersini söylüyor. Yani sen diyor hani bir fikrin varsa inovasyona doğru döneceksen sen de sermayedar olabilirsin diyor açıkçası. Hani onun da örnekleri var. Silikon Vadisi'nde de var. Her büyük şu anda bütün dünyada var. Türkiye'de de var. Yani milyar doları geçen şirketlerimiz her sene birkaç tane çıkmaya başladı. Yani ona biraz farklı bakan bir şeydi. Öyle bir isim oldu. Girişimci devlet, girişimci üniversite. Bunlar açık ve konuşulan kavramlar. Şimdi yeni bir kitap yazdım yayında Mühendislik Ekonomisi diye. Aslında biraz da bu yapay zeka ve kuantum çağında Devlette değil de ekonomi nasıl yönetilmeli? Yani ben verileri kullanarak daha kontrolü işin içine koyabileceğim ajantik bir ekonomi yönetimi olabilir mi? Burada da Acemoğlu ve ekonomist tarafındaki ya-yakın zamanki tartışmaya da değiniyor musunuz buralarda? Ya da o bakış açısından mı açıklıyorsunuz? Değinmiyorum ama yani o tartışma şöyle. Biliyorsunuz Acemoğlu hem Nobel aldı hem de eee, ekonomi biliminde bir kulvar açtı. Political economy. Muhtemelen ondan dolayı Nobel almış olabilir. Çünkü üç yüz bin tane atıfı var hani o konuda. Ekonomide bambaşka bir yol açtı. Bu seçimlerde de çok-- hani demokratlar tarafında çok sesi yok gibi oldu yani sonuçta. Yani bir, işte Türkiye kökenli birisinin orada bir yerde olması çok önemli bir şey. Bu kavganın sebebi şu. Yani inovasyon veya teknoloji artık mühendislerin elinden çıkıyor, çıktı. Yani hem yazılı anlamda çıktı ama bir de elimizden çıktı. Hani biz mühendis olarak konuşursak. Çünkü artık fütüristlerin elinde, artık işte ekonomistlerin elinde, devlet adamlarının elinde. Özellikle yapay zekanın nasıl bir geleceğe, gelecek getireceğini şu anda belirsiz ve herkesin bir fikri var. Yani burada optimist fikri olan da var, pesimist fikri olan da var. Ve bu, bu fikirlerin hangisi baskın olacağını bilmiyoruz. Bir tanesi baskın olduğu zaman o geleceği yazıyor. Yani diyelim ki Anderson Horowitz'le konuştuk biraz önce. Diyor ki, "Çok optimist bir görüşüm var." diyor işte yapay zekanın getirecekleriyle ilgili. Elon Musk'ın aynı şekilde. Yani işte artık çalışmaya gerek kalmayacak. Sen saatini artık satan bir insan olmayacaksın diyor. Bu hani basit bir görüş değil. Ya da işte Acemoğlu'nun görüşü, Stiglitz'in görüşü, Bernie Sanders'in görüşü. Bunlar basit bir, basit yani "Görüşümü söyledim, yoluma devam ediyorum." değil. O görüş eğer hakim olursa gelecek ona göre şekilleniyor. Yani şirketler ona göre şekilleniyor, halk borsada ona göre alım yapıyor. Yani aslında para ve sermaye ona göre bir yol buluyor kendine. Onun için değerli bir tartışma şu anda. Ve muhtemelen ki Acemoğlu'nun görüşü çok yaygın olduğu için ekonomist hani, sen hani bir, bir şekilde uyardı mı ya da bir karşısını, karşı görüşünü mü koymak zorunda kaldı? Çok o noktaya gidilmesini istemiyorlar. Yani ekonomist açısından. Bu bir, bu görüş, yani bu geleceği tahayyül etme yeni bir şey değil. Aynı şekilde mikroelektronik devrimi başladığında da olmuş 70'lerin sonunda. O zaman da transistör bulunduktan sonra işlemci oluşuyor. İşlemci Intel, Intel işlemcileri düşünün siz. Yani transistörü yan yana koyuyorsunuz, hesap makinesi yapıyorsunuz. Oradaki Intel'in kurucularından bir tanesi diyor ki, "Yani bak biz bu zaman Tane ürün çıkartmışız. İçinde şu kadar transistör var. İki sene geçmiş, ürünümüzdeki transistör sayısı ikiye katlanmış. İki sene geçmiş, ürünümüzdeki transistör sayısı ikiye katlanmış. E, o zaman diyor, 1980'deki transistör sayısı buysa 2020'deki transistör sayısı budur diyor. Moore Yasası. Duydunuz mu bilmiyorum. Şimdi böyle bir, böyle bir öngörüde bir mühendis bulunuyorsa bu şu oluyor: 2020'deki bir işlemcimizdeki transistör sayısını biz öngörebiliyoruz. İşte mühendisin bir ön bakışıyla beraber. Bu sefer o zaman nasıl bir dünya olacağı yalnızca mühendislerin sorunu olmaktan çıkıyor. İşin içine futuristler giriyor, işin içine ekonomistler giriyor, işin içine devlet giriyor. Ben böyle bir teknoloji var elimde. Devlet yapısını neye göre organize edeyim ki 2020'lerde en başarılı olayım. O zaman diyor ki futuristlere "Nasıl bir dünya hayal ediyorsun?" diyor. Ben ona göre, hani, ekonomistlere diyor sonuçta. İşin ilginci 80'lerde biliyorsunuz Amerika ekonomi görüşünü değiştirdi. Reagan'la beraber. Evet, Keynes ekonomisiyle geliyorlardı. Friedman'a döndüler. Keynes neydi? Kamu. Vergi devlette kalsın, devlet harcama yapsın. İşe yaradı. Buhrandan çıkarttı, büyük buhrandan çıkarttı. Friedman ne diyordu? Vergi insanların cebinde kalsın, onlar harcasın. Ne alacak harcayınca? Mikro elektronik devriminin ürünlerini alacak. O şirketler büyüdü, büyüdü. Bu sefer Amerikan piyasası doydu. Bu sefer dediler ki işte başka ülkelere de gideceğiz tek tek. 80'lerde de bize geldiler. Aynen. Bir de hocam teknoloji dalgalarından da bahsediyorsunuz. Bir ülke mesela bir teknoloji dalgasını nasıl yakalayabilir? Kendi teknoloji dalgası oluşturan ülke değilse zaten o dalgaları nasıl yakalayabilir önden? Çok güzel soru. Zaten en büyük kazanç o teknoloji dalgasını dört sene, beş sene öncesinden görmekle oluyor. Ya bunu mesela hocam patentler üzerinden mi takip ederiz? Yani sadece Silikon Vadisi'nin içinde yer almakla mı olur yani bunun gibi yapılar? Yani şöyle bireysel açıdan bakalım. Bir de daha kolektif olarak nasıl yapabiliriz? Bireysel olarak ben bir girişimciyim mesela. Bir de böyle risk yatırımcıyım. Muhtemelen yatırımlarına bakarım. Yani gelişmiş ülkelerdeki insanlar nereye yatırıyor? İyi üniversitelerin çıktılarına bakarım. Yani 2017 yılında bir tane makale yazıldı. Makale, yani biliyorsunuz akademisyenler makalesini yazar, dergiye gönderir. Dergide işte jüri olur. Jüri işte "A, tamam güzel." derler, dergide yayınlanır. Süreç bir yüzyıldır böyle açıkçası. Bu öyle bir şey yapmadılar. İnternette arşiv diye Cornell Üniversitesi'nin yaptığı bir yere gönderdiler. Arada bir hakem de yok, dergi de yok, hiçbir şey yok. Yazan kim? Google'daki mühendisler. 2017 yılında üretken yapay zekanın çözdükleri makale bu. Ve 2017'de Türkiye'de hangimiz böyle bir makaleden haberdik, haberdar? ChatGPT ile ne zaman tanıştık? 2022 Kasım. Peki. Ya aramızda beş sene var demek. Beş sene dalga bittikten sonra- Böyle bir şey varmış. Böyle. Biz, biz ürüne, son ürüne geldik. 2017'de o makaleyi bilenler üretken yapay zekaya para akıttı. Sadece GPT değil, milyonlar, binlercesine. İşte o dalga. Öyle yakalanabilirdi. Evet, o dalga yakalanabilirdi. Onun için risk yatırımcısı da girişimci de ismi konulmayan dalgaya yatırım yapandır aslında. İsmi konulduktan sonra artçı deprem oluyor. Yani biz üretken yapay zeka diye bir şey var ve artçı depremlerle devam ediyoruz. Yaklaşık yetişmeye çalışalım. Evet. Özellikle Türkiye gibi ülkelerin o adı konulmamış dalgaları hedeflemesi gerekiyor. Hocam burada bir de Silikon Vadisi. Yani evet, yani burada her zaman öncü teknolojiler buradan çıkıyor. Ama bunları biraz özel sektörün ya da cesur girişimlerin başarısı olarak anlatmak da eksik kalıyor. Burada işte girişim devlet tarafında da belki işte kamunun destekleri burada çok ön planda. Ondan biraz bahsetmek gerekebilir belki. Mesela yani Palantir'den bahsediyoruz. Palantir CIA'in işte inküter VC şirketi tarafından fonlanıp kurulan bir şey olabiliyor. Bunun gibi başka yapılar var mı Amerika'da? Yani böyle direkt kamunun desteklediği bu tarz şirketleri örnekleyebiliyor muyuz? Yani tabii ki. Yani kamuda biliyorsunuz güneş enerjisi konusunda Obama yönetimi zamanında en büyük sorun Çinlilerin büyük pazar payıydı. Çinliler panel üretiyor, silikon bazlı panel üretiyor. Bu paneli üretmek hani çevresel olarak çok kötü bir koşullarda üretiliyor ama çok umurlarında değil. Fiyatı ucuz, verimliliği düşük. Amerika dedi ki yani ben bu, burayı kırmam gerekiyor. İşte CIGS temelli panel üretmek istediler. O kadar çok para yatırıldı. Obama yönetimi bizzat para yatırdı. Direkt yani yarım milyar dolar para yatırdığı şirketler var. Battı o şirketler. Kimse Obama'ya demedi. Bunu niye batırdın demedi. Tamam, o bir yarıştı. O yarışta Amerika başarısız oldu. Yine Çinlilerin silikon bazlı şeyleri bütün dünyayı ele geçirdi. Bu Amerika'nın sürekli yaptığı bir olay. Yani teknolojiyi bir 50'lerde ordu üzerinden fonladılar. 80'ler sonrasında borsa üzerinden fonladılar. Yani şu anda siz Google şirketi arama motoru. Arama motoru dışında her şeyi de yapıyor. İnsansız araç yapıyor, uzaya balon gönderiyor, kuantum teknolojilerine para yatırıyor. Parayı nereden finanse ediyor? Borsadan. Hâlâ değil mi? Hâlâ bu böyle devam ediyor. Şu anda SpaceX borsaya açıldı. Gelirleri negatif. Bu süreci nereden götürecek? Borsadan götürecek. Yani dolaylı olarak bir yöntem var. Çünkü eğer parayı devletin parasını bürokratlar üzerinden gönderir dediğin zaman bu sefer çok verimli olmuyor. Eşitlikçi davranacaksın, her kişiye dağıtacaksın. Sübjektif davranamazsın çünkü hani devlet mekanizması buna aykırı. Ama dolaylı olarak borsa üzerinden siz istediğinizi istediğiniz şekilde ilerletebiliyorsunuz. Daha denetlenebilir bir alan değil mi? Evet. Yani sonuçta Avrupa'nın takıldığı nokta burası. Bir girişimci devlet modelinin hocam bir riskini görüyor musunuz? Burada biraz önce bahsettin. Aslında siyasi kayırmacılık olabilir, başka şeyler olabilir. Yani girişim devlet modelindeki bu risk nasıl minimize ediliyor? Ya da belki daha doğru soralım. Aslında girişimci devlet mesela örneğini sunalım. Şimdi özellikle kendi ülkemiz için bakalım. Biz arada bir ülkeyiz şu anda. Orta gelir tuzağında bir ülkeyiz. Nedir? Orası bir tuzak yeri. Çünkü orta gelir tuzağı. Senin kişi başına düşen gelirin belli bir seviyede olursa orta geliri aşmış oluyorsun. Bunu aşan ülkeler var. Bunlardan en önemlisi Kore. 70'lerde 80'lerde aynı seviyedesiniz iki ülke arasında. Şimdi Kore nasıl bir girişimci devlet olmuş da aşmış mesela? Hani girişimcilere para yatırarak mı? Girişimcileri arttırarak mı? Yoksa kendisi bir girişimci gibi devlet mekanizmasını ona göre organize ederek mi? Diyorlar ki biz diyorlar, orta gelir tuzağından çıkmamız için önümüzde iki tane eksiğimiz var. Bir tane de bariyerimiz var. Eksiğimiz ne? Bizim büyük şirketimiz yok. Büyük şirket derken Ar-Ge'ye aç büyük şirketimiz yok. Hani büyük şirketiniz olabilir. Orada da holdingler var mesela. Türkiye'de de holdingler var. Ama Ar-Ge'ye aç şu demek. Ar-Ge yaparsa, inovasyon yaparsa öne çıkacak, öne geçecek şirketler. Türkiye'de de holdingler var. Türkiye'deki holdinglerin Ar-Ge ihtiyacı onların yabancı ortaklarından gelir. Yani yabancı bir ortağı vardır. Orada Ar-Ge yapar, o ürünü alır. Türk şirketi iç pazarı almak için kullanır. Ama Türkiye'deki üniversiteye ihtiyacı olmaz. Türkiye'deki beyine ihtiyacı olmaz. Çünkü hazır bir ürün vardır. Onun amacı iç pazarı kazandırır. Bunun değişmesi lazım diyor Kore. Yani içerideki benim yeteneğime aç olan şirketlere ihtiyacım var. İnsan gücüme, yani insan beynine aç olan ve ben o insan beynini kullanırsam avantaj sağlayabilirim. İşte o büyük holdinglerini bu sefer, bu sefere teşvik ediyor. İşte Samsung'un şeyine kadar. Birincisi büyük şirket. İkincisi yeteneğim eksik diyor. İnsanım var ama insanımın yeteneği eksik. Ben bu insanın yeteneğini insana yetenek vermem lazım. Ama belli konularda, yani her konuda da yetenek veremem, eşitlikçi olamam. Belli yere odaklanmam lazım. Bariyerim ne? Ben büyük devletlerin, hani gelişmiş devletlerin girdiği konulara girersem onların fikri haklarıyla karşı karşıya kalırım. Çünkü onlar patentini almış, ürününü yapmış, bana satıyor. Ben onların ürününü alıp kendime satarsam zaten ithal ikamesi oluyor. Onlara satamam. Adamın patenti var, gidemem. O zaman ben yan yol saçmam lazım. Farklı bir yol. Yani onların girmediği yollar. İşte Viamec mesela öyle bir yoldu. Onun gibi dolu yollar var mesela. Teknoloji o kadar çok fırsat oluyor ki. Yani bu iki eksik bir bariyerden benim kurtarmam lazım diyor ülkeyi. E bunu kurtarmak için de devletin A'dan Z'ye bir takım gibi hareket etmesi gerekiyor. Yani işte üniversitenin rolü var, bürokratin rolü var, bakanların rolü var. Seçtikleri konularda odaklanacak. E bu sefer diyorlar ki biz kısa vadeli teknolojilere para yatıracağız. Uzun vadelilere değil. Uzun vadelilere hiç girmiyoruz. Nedir uzun vadeli? İşte uzaya, uzay madenciliği. Nedir uzun vade? İşte yani çözülemeyen sağlık sorunlarının peşinde- Amerikalılar uğraşsın onunla. Onlar, onlar onların konusu diyor. Ben kısa vadeye gireceğim. Kısa vade nedir? Onun da tanımı var. Bir teknolojide kısa vadenin tanımı şudur. Teknolojideki ilk patent, sonra o ilk patente atıf yapan İlk patent. O bir vade yani sonuçta. Hani bir pat-patent çıkmış, sonra süreç devam etmiş, devam etmiş. Bir patent daha çıkıyor. İlk patenti alt üst yapıyor. İki senelik, üç senelik akış. Niye kısa vadeliye girmek istiyorlar? Çünkü diyor "Eğer bu olmazsa, hani bir teknolojiye oynarız. Olmazsa diğerine geçeceğiz. Olmazsa diğerine geçeceğiz. Bir yerde tutturmamız lazım." diyor. Yani başarısızlığı da içselleştiriyorsun yani sonra. "Tamam, başarısız olacağım." diyor. "Deneyeceğim, deneyeceğim. Bir yerde olur, çözüleceğim." Kore üçüncü nesilde Avrupalıların ve Avrupalıların olmayan bir teknolojiye, Amerikalıların teknolojisine şey yaptılar. Üçüncü nesille çıktılar. İkincisi LCD ekranda çıktılar. Çünkü LCD'ye geçtiğin zaman o cam çok önemli önem arz etti. Cam teknolojisine girdiler. Samsung, LG hepsi ortaya çıktı. Sonra Hyundai aldı başını götürdü, işte Kore aldı başını götürdü ve bu süreç onlara bir anlamda orta gelir tuzağından çıkartan süreci getirdi. Türkiye bu fırsat penceresini kaçırdı mı hocam sizce? Yoksa şu an biz hâlâ o pencereyi yakalamaya çalışan bir noktada mıyız? Yani yakalamaya mı çalışıyoruz, olduğumuz yerde mi duruyoruz? Çünkü hani devlet organizasyonu açısından aksiyon alıyoruz da başarısız olarak, yani deneme yaptık, başarısız olduk, deneme yaptık, başarısız olduk diye bir durumumuz yok. Çünkü deneme yapmıyoruz şu anda. Mevcut sistemi nasıl tanımlıyorsunuz Türkiye'de şu an? Şu anda bence mevcut sistem Kore'ye doğru yakınsıyor. Çünkü bu hükümet sistemiyle beraber devletin organizasyonlarını bir hani takım gibi çalıştırma güç ve iradesi oluşuyor. Odaklanma iradesi oluşuyor. Ama bunu nereyi seçecekleri, hangi konuları seçecekleri ve hangi kurumların hangi işi yapacakları ortada şu anda. Bir savunma sanayi tarafı şu an bizde güçlü ve aslında Amerika'da da yani askeri teknolojiler daha sonra sivil teknolojilere dönüşüyor. Odaklanacak konuyu doğru seçmekle ve oradan büyük şirketlerini çıkartabiliyor musun? Büyük şirketlerde kazandığı parayı sürekli ARGE'ye mi yatırıyor? Büyük şirket kazandığı parayı dışarı çıkartıyorsa orada da bir sorun var. Ama sürekli ARGE'ye yatırıyorsa demek ki ARGE aç bir şirket ortaya çıkartmışız demektir. Şimdi şu anda Elon Musk'ın cebindeki nakit yoktur. Sürekli yatırıyor. Sürekli yatırıyor çünkü gelecek görüyor orada. Kendi parası bitince de borsadan topluyor dediğiniz gibi. Borsayla beraber ilerliyor. Yani biz bence o sürece doğru ilerliyoruz. Mesela Türkiye'de Varlık Fonu var. İyi bir enstrüman olabilir. Çok farklı bir şekilde kullanılıyor. O süreçte yani eskiye nazaran daha yani taşları oynatıp taşları dizayn edecek bir sürecimiz var diye söyleyebilirim ben. Bizim aslında devletimizin geçmişinde de işte DPT diye bir şey var, bir geçmişimiz var. Tabii bu biraz daha kamucu bir taraftan değerlendirilen bir şey. Tekrardan acaba işte DPT açılmalı mı? Belki ismi tabii ki farklı olmalı tabii ki. Yani o gün 60'ların şeyiyle değil ama tekrardan kamu şeyde de kamuoyunda da konuşuluyor. Yani böyle büyük aktörlerin ağzından duyuyoruz ara ara. Siz o tecrübeyi Türkiye siyasetinde nereye konumlandırıyorsunuz? Yani şöyle şöyle yani DPT böyle hani eminim zamanında büyük işler yapan, ülkenin işte kaynaklarını en verimli kullanan ve iyi bir strateji çizen bir kurum olmuş olabilir. Değerli insanlar da çalışmış olabilir. O değerli insanlar zaten şu anda değerli yerlerde. Ama geldiğimiz nokta daha böyle uzun vadeli planların değil de hızlı olmanın, hızlı aksiyon almanın getirdiği bir süreçteyiz. Bir de bilgi birikimini artık böyle devlet memuriyetinde toparlama şansın da yok. O farkındalığı açmış, işte o bağlantıları kurmuş insanları- İşte bir kurumun içinde toparlama şansın da yok. Belki devlet şirket hibritliği onunla- İlla böyle bir eskiye nazaran bir kurum olmaktansa daha farklı kurula-- belki de vardır. Yani sonuçta o fonksiyon nüveleri şu andaki sistemde belli noktalarda çalışıyordur. Cevdet Bey sanırım son DPT Müsteşarı olabilir. Yani şu anki Cumhurbaşkanı Yardımcısı mesela. Strateji Başkanlığı var, belki orada devam ediyor bu işler. Yani geldiğimiz nokta kişisel ilişkilerin de devreye girmesi gereken noktalar. Çünkü teknoloji dünyasında çok düşünüp az hareket etme diye bir şey yok. Hızlı olmak ve orada olmak gerekiyor. Eğer siz o teknoloji devine bir şekilde anlaşıp onun önünü açabiliyorsanız, ona bir adım daha hız sağlayabiliyorsanız, işin oluru gereği o tarafa doğru akıyor zaten. Bir ajansın Kore örneğinden bahsettiğiniz gibi yapılmışı var zaten. Yapılmışı var. Yani sonuçta Singapur'da zamanında yaptıkları var, Çin'in yaptıkları var, işte Hindistan'ın kendini böyle bir yazılım devi yaptıkları var. Yani sonuçta 11 Eylül'den sonra Hindistan Washington'daydı. Çünkü 11 Eylül nedir? Senin sistemin hacklenmiş, öyle değil mi? Bir çıkış noktası sunuyorsun. Altyapı, altyapın hacklenmiş sonuçta. "Biz buradayız." dediler. "Biz buradayız. Bize güvenebilirsiniz. Biz sizin işte yazılım eviniz olabilir." Ya da işte bu 2000'li yıllarda bir bilgisayar sorunu vardı biliyorsunuz. İşte 99'dan 2000'e geçiş. Herkes korkuyordu ne olacak diye. Yazılımcılar çözdü onların çoğunu. Yani sonuç olarak oralardı ve hazırlardı yani açıkçası. Amerikan şirketlerin en üst seviye pozisyonlarında da yer aldılar. Google'ın sanırım değil mi? Hepsi şu an. Google, Oracle hepsi Microsoft dahil olmak üzere Hintli CEO'larla yönetiliyor. Harika. Türkan Hocam bu küresel ölçekte avantaj olabileceğini düşündüğünüz teknoloji alanları var mı? Böyle düşündüğünüz "Ya Türkiye şuraya yönelse." dediğiniz herhangi bir şey oluyor mu? Onlar çok hani şey olur. Hani söylersem belki yarım saat sonra geçersiz kalabilir. Ama şu, şu fırsatlar var. Yani sonuçta bir teknopolarizasyon dünyasına girmiş durumdayız. Yani nedir bu teknopolarizasyon? Teknolojinin dış politikayı şekillendirdiği bir evredeyiz. Teknoloji şekillendiriyor. Yerin altındaki hammadde veya işte sınırlar değil. Burada da iki tane kutup var, işte Çin kutbu var, Amerika kutbu var. Bu devrimler sürerken Türkiye ne yapabilir? Bu fırsatlara bakması gerekiyor bence. Şu anda Apple Çin'i Çin yapan bir anlamda Apple'dır. Apple yirmi yedi, yirmi sekiz milyon kişiyi eğitmiştir orada. Şu anda üç dört milyon kişisi çalışıyor. Yani bizim mavi yakalı, endüstride çalışan insan sayımız dört milyon civarında diye tahmin ediyoruz. Ve bunlar Çin'den çıkmak istiyor. Çünkü Amerikan yönetimden kaynaklanan. Hindistan'a gitmek istediler, gidemediler. Hindistan-Pakistan savaşı çıktı. Vietnam'a gitmeye çalışıyor. Şimdi bunların hepsi bir fırsat Türkiye için. Körfez'deki son savaş yani. Mesela. Sen bunu, bunun için hazır olabiliyor musun? Sen örneğin meslek liselerini tekrar revize edebiliyor musun? İlköğretimini revize edebiliyor musun? Liseyle mesleği karıştırabiliyor musun? Üniversitenin buna şeyi olabiliyor mu? Buralarda hiçbir şey yapmadığın zaman ne avantajın olabilir ki? Coğrafi avantajımız mı var? Yani tek başka bir avantajımız yok. Bu zamana kadar hani Soğuk Savaş'ta coğrafi avantajla ayakta kaldık. Ama şimdi insan avantajıyla ayakta kalabilmen için onu hazırlaman gerekiyor. Doğru, biraz hızlı reaksiyon vermeye de çalışıyor gördüğüm kadarıyla. Mesela bu özellikle Körfez tarafındaki şeyden sonra böyle biraz büyük bir şeyler açıkladı. Açıldı. Evet, öyle bir yatırım ofisi o tarafta çalışıyor ediyor. Ama tabii ki bir de birkaç tane sanırım altyapı yatırımı da ondan sonra Türkiye'ye çekildi. Özellikle enerji tarafında. Belki Türkiye de kendi teknoloji ittifakını kurmaya çalışabilir. Yani işte bölge ülkeleriyle Orta Asya, Malezya. Eminim orada küçük de olsa bir çip üretimi var. Orta Asya'da enerji var, Körfez'de para var. Yani aslında böyle bir şey de kurulabilir. Bu bağlamda hocam Türkiye'nin 2026-2030 Yapay Zeka Eylem Planı da açıklandı. Siz onu nasıl değerlendiriyorsunuz? Eksikleri, artıları tabii ki çok büyük bir iyi niyet var ortada. Siz onu nasıl değerlendiriyorsunuz? Geçmesini bekleriz. Sonuçta önemli bir bence adımdı çünkü yapay zeka noktasında işte bu geleceği tahakkül etme olayı. Yani sonuçta Türkiye'nin de önünde bir ödev. İkincisi, yapay zekayı biz nasıl kullanabiliriz ki öne geçelim. Yani kullanamıyorsak, üretemiyorsak kullanmamız lazım. Kullandıktan sonra bir parçası olmamız lazım. Ve bu yapay zekada, özellikle üretken yapay zekada iş piyasası bir anlamda altüst olacak. Ve bu süreçte ilk başta bu semantik nokta, yani bizim dil noktamız imite edildi bilgisayarlar tarafından. Dil modeli dediğimiz husus bu. Yani sonuçta insan gibi kelimeleri arka arkaya getirebiliyor. Senin söylediğin kelimelere manalı bir şekilde karşılık vererek kelimeler arka arkaya gelebiliyor. Aynı insan da kelime kelime konuştuğu gibi o da kelime kelime konuşuyor ve çoğu yerde yani bu insan mı yapay zeka mı bilemiyorsunuz çoğu konularda. Bunun gireceği sektörler var ve bu sektörler bir şekilde makineleşecek. O makineleşmenin getirdiği bir iş verim piyasası artacak. Sen ne kadar daha hızlı yaparsan bunu benzer ülkelerden daha öne çıkarsın açıkçası. İkinci noktada da bu sefer insansız robotlar. Yani insan gibi davranabilen, iki gözü, işte iki ayağı olan robotlar. Onlar da iş piyasasına girecek. Orada da sen bunu işin içine sokarsan verimliliğin artar, kârlılığın artar ve fırsat yakalayabilirsin. Bizim olduğu gibi bütün ülkelerin önündeki bir süreç. Bu süreçte ne kadar hızlı ve içsel bu işin içine girebilirsek o kadar iyi olur. Şeye katılıyor musunuz hocam? Mesela yani aslında bu yapay zeka Çin ve Amerika dışındaki tüm ülkeleri eşitledi. Yani öyle orta güçler-in yükselişi bi- eee, gibi bir kavram da kullanılıyor uluslararası ilişkilerde. Buna katılır mısınız? Evet, katılıyorum ben. Yani belki o bizim için büyük bir fırsat penceresi aslında. Bence çok iyi bir tabir olmuş. Yani çünkü Avrupa'da, Avrupa bizden çok önde değil, çok da geride değil. Eğer yani sen bir şey yaparsan sen öne geçebilirsin. Çok bürokratik kaldılar. Biz onlara göre aslında çok atikiz de yani böyle. Avrupa bence bu sürece çok hızlı adapte olamadı. Yani sistemi de buna çok şey, atıl kaldı. Nokialarda kaldılar. Yani sizin dediğiniz Nokialarda öyle. Son olarak hocam hızlı üç tane soru sormak istiyorum size böyle. Yani mesela yapay zekaya bırakmayacağınız tek şey ne? Siz böyle yapay zekayı kendi kişisel hayatınızda da kullanıyorsunuz elbette işlerinizi yaparken de. Yapay zekaya bırakmadığınız, "Kesinlikle ben yapmalıyım." dediğiniz alanlar nereler, hangileri? Ya şöyle, biz tabii elektronik mühendisliği, eee, eğitimi gördük. Elektronik mühendisliği de yazılıma biraz böyle mesafeli bir süreç yaşattı bize açıkçası. Yazılım noktasında hep böyle bir, bir adım geriden gelmişizdir. Kendimizi hep böyle tam bir yazılımcı olarak hiç addetmedik. Yazılımcılarla çalıştık, beraber takımlarımız oldu ama şu anda bize o imkânı veriyor yapay zeka. Yani aklımda olan bir şeyi hemen eyleme dökebiliyorum. Bu benim için çok heyecan verici. Yani eskiden "Ya bunu sen yap, şunu sen yap." dediğim hiçbir işi kimseye vermek istemiyorum. Ben yapmak istiyorum. Mesela biz teknik olmayan insanlar için bence bizi sıfırdan bire çıkardı. Kesinlikle. Ama sizi birden bir milyona çıkardığını hissediyorum ben böyle dışarıdan bakınca. Kesinlikle. Çünkü o teknik tarafa hakim olmak bambaşka bir güç bence. Kesinlikle. Yani üretkenliğimiz o kadar çok artıyor ki. Yani senaryo yazdım. Aklımda bir şeyin nüvesi vardı. Senaryosunu yazdım ve bunu senaryo Bence çok kaliteli bir senaryo olduğunu düşünüyorum. Ya da video çekiyorum. Şu anda video. Program yazıyorum. Tenis oynuyorum mesela. Tenis uygulaması yazdım. Biliyorsunuz teniste on beş sıfır, otuz sıfır. Her arada bir unutursun. Dinliyor, yazıyor saatime mesela. Bunu normalde yapabilmem için benim kaç kişiyle çalışmam lazımdı. Sene-- Ne kadar sene geçeceğini bilmiyorum. Şimdi yapay zeka programıyla beraber işte bu BI raporları vardır. Eee, şirketlerde böyle Excel gönderirler her sabah. Kimse bakmaz o Excel'lere. Alıyor, okuyor. Bak diyor, burada bir şeyler olmuş, burada şu anomali olmuş, burada şu olabilir. Tahminliyor. Senin için bu değerli. Bu değerli. İşte bunu öne çıkartıyor falan. Böyle programlar yapıyorum. Bence inanılmaz bir yerdeyiz şu anda. Yani, yani bu, daha genç olanlar için daha çok heyecanlı olmaları gerekiyor. Tam sırası. Son sorum da onunla alakalı hocam. Yirmi yaşında olsaydınız bugün hocam hangi problemi çözmek için bir şirket kurardınız? Keşke bilsem şu anda çalışırdım o konuda. Ama şu andaki ben-- Belki bir, bir adım geri gidelim. Yani 50'lerden itibaren eğitim sisteminde ne öndeydi? Zeka öndeydi. Zeki olmak. IQ testleri oluyordu. Sonra globalleşme, küreselleşme. 80'lerden sonra o bahsettiğimiz işte bu mikroelektronik devrimiyle mallar satılmaya başlayınca bu sefer ne oldu? Sosyal zeka önemli. Çünkü başka ülkeyle iş yapıyorsun, başka insanlarla iş yapıyorsun. EQ diye bir şey çıkarttılar. Biliyorsunuz IQ, EQ, duygusal zeka. Şimdi DQ konuşuluyor. Delivery content. Yani iş yapma, işi bitirme, işi tamamlama. İşe başlamak kolay artık yani. İşe başladın ve tamamlayacaksın sonunda. Bir de FQ. Focus. Odaklanabiliyor musun? Gençlerin en büyük özelliği şu anda odaklanma sistemleri daha yüksekte. Palantir yakında hocam bir iş ilanı yayınladı. Tamamen şey diyor. Nöro çeşitliliği kucaklıyoruz. Otizmliler, işte ADHD'liler. Bunlar başvursunlar gibi. Çünkü onlarda inanılmaz şekilde yani işi sevdikleri anda inanılmaz bir focus oluyor yani. Mesela öyle bir taraf var. Mesela Palantir bile böyle bir iş ilanı yayınlamıştı yakın zamanda. Çünkü yani sistemde zeka artık bedava haline geldi. Zeka. Sen soruyorsun, adam sana söylüyor. Yani buradan dediğim gibi bilgisayar söylüyor. Yani evinize ne giriyordu? Elektrik, su, doğalgaz giriyordu. Öyle değil mi? 90'lardan, 2000'lerden sonra bilgi girmeye başladı internetle. Şimdi zeka da giriyor. Yani sonuçta sorup da cevabını alamayacağın hiçbir şey yok. Ama onunla ne yapacaksın? Bunu alıp bir şey yaparsan bu sefer parmak işe geliyor. İşte ona da agentic dünya deniliyorlar. Yani asistanların, yapay zeka asistanlarının devreye girmesi diyorlar. Yapay zeka asistanları yavaş yavaş böyle insanın yerini alacağı noktalar. Ben şunu tavsiye ederdim. Şu anda neye para yatırıyorlar? Amerika'daki risk- Aslında biraz önce ilk sorduğum soruya, teknoloji dalgasını nasıl yakalarıza tekrardan. Niye yatırmışlar? Yani risk yatırımcıları kime yatırmışlar? Acaba niye yatırmışlar? Düşünürdüm. Yani sonuçta hızlandırıcı programları var. Bunun en meşhuru Y Combinator. Sam Altman onun başındaydı yani gibi. Mesela diyelim ki daha dün karşılaştım. İki gencin kurduğu bir şirket üç milyar dolara hızlı bir şekilde çıkmış. Yani dedikleri de şu. Baktım ne yaptım, ne yaptım. Niye böyle bir şey olmuş? Diyor ki dil modelleri yalnızca internetteki veriyi işliyor. Ama ben asistanlara gireceğim zaman benim davranışlarım, yani alkol davranışım değil, ne yapıyorum ben? Yani o bilgiyi aldım, işte bilgisayarımda ne yapıyorum ya da işte neyi, ne geri veriyorum? Bunları toplamak istiyorlar. Şimdi bunları toplamak için, yani o geleceğin yapay zeka makinelerini beslemek için bir şirket kurmuşlar ve o şirket- İş başı alıyor. Evet ya da işte bir robot şirketi. Çok akıllıca bir şekilde. Çünkü robotların öğrenmesi için bilgiye ihtiyacı var. Figure diye bir şirket. Diyor ki bana videonu gönder, ben sana para vereyim. Nedir bu video? İşte ütü yapma videosu, dikiş dikme videosu. İşte bahçeyi sulama videosu. Bunları toplaman gerekiyor ki o robot öğrensin bunu. Ve bunu yapmak için ayrı bir şirket kurmuşlar. Index.ai mesela. Yakın zamanda bir teknoloji şirketinden bir yöneticiyle bir arabadık. Çin'e gitmişler hocam böyle şeye. "Ya biz" demişler ki "Sizi bir data collection center'a götürelim." "Ya biz data merkezi biliyoruz zaten. Bizi niye götürüyorsunuz?" falan demişler böyle. "Yok, yok, siz gelin." demişler. Götürmüşler. Bir içeri diyor binlerce robot. Binlerce robot olmasına şaşırmıyoruz ama binlerce robotun yanında binlerce insan. Her biri bir yetenek öğretiyor onlara. Ve bunları da atıyorum Nvidia'ya işte bir şekilde bir ülke-- Türkiye'de işte aracı bir ülke üzerinden satmak istiyorlar. Ve nasıl işte siz bir robot aldığınızda uygulama gibi işte yetenek indireceksiniz o robota. O robot istediğini yapacak vesaire diye şaşırmıştım yani böyle bir şeye. Ama artık oraya gidiyoruz zaten. İş planları bir. Orada olan bir iş planını Türkiye pazarına uygulamak var. Bu da geçerli. Orada çalışmış zaten. Türkiye'de de pazar var. Ben burayı ele geçireyim. Bu bir iş planı. Bir de esas teknolojiye sahip olmak istiyorsanız teknoloji nereye gidiyor? Acaba nerede boşluk kaldı? Onun için onlar gibi düşünmek gerekiyor. Risk yatırımcısı bu-- buraya, insana niye para vermiş? Bu neyi çözmeye çalışıyor? Bunları alt alta koyduğunuz zaman tahayyülünüz oluyor açıkçası. Oradaki üniversite hocaları ne yapmış? Yani bunlar saklamıyor ki. Yaptığına basıyor. Çünkü öyle bir dünya yok. Herkes açık veriyor bunu zaten. Yeter ki birisi yapsın, yeter ki bir, bir şekilde bir şey üretilsin. Odaklanmak çok önemli. Doğru hocam. Hocam çok teşekkür ederiz. Ben teşekkür ederim. Yani yaklaşık bir saatlik, tam bir saatlik bir podcast oldu. Katıldığınız için çok çok teşekkür ederiz. Belki başka bölümlerde tekrar sizi konuk almak isterim öyle. Sağ olun, teşekkürler. Çok sağ olun. Dijital Güç Podcast'inin sonuna geldik. Bir sonraki bölümde görüşmek üzere. Dijital Güç Podcast'ine vakit ayırdığınız için teşekkürler. Yayınlarımızı kaçırmamak için bizi Spotify, Apple Podcast ve YouTube üzerinden takip edebilirsiniz. Bir sonraki bölümde görüşmek üzere. Hoşça kalın.